  Kıbrıs meselesi, 1960 yıllarından beri Türkiye gündemine yerleşmiş bir konudur ve o günden bu güne kadar ülke gündemini az veya çok işgal etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, geniş Osmanlı topraklarının üzerine kurulmuş bir ülke olduğu için, Osmanlı imparatorluğunun elinden çıkardığı topraklarla ve bu topraklarda yaşayan ahali ile ister istemez meşgul olmak zorunda kalmıştır. Anadolu dışındaki diğer Osmanlı toprakları gibi Kıbrıs da bir ara elimizden çıkmak üzere iken sonradan orada yaşayan Türk varlığına bağlı olarak elde tutabildiğimiz topraklardandır.
Hepimizin bildiği gibi 2004 Şubatının ortalarına geldiğimiz şu günlerde Kıbrıs meselesi ülke gündemini daha fazla bir şekilde meşgul etmeye başlamıştır. Bunda 3 Kasım 2002 tarihinden sonra Türkiye’de kurulan hükümetin “Çözümsüzlük çözüm değildir” söylemi, Kıbrıs’ta yapılan son seçimlerin etkisi ve bu seçimler sonucunda sandıktan çıkan meclis aritmetiğinin dağılımı önemli bir etken olmuştur. Bu seçimlerde “Her şeye rağmen çözüm” isteyenlerle, “Kıbrıs halkının geleceğini garanti altına alan bir çözüm” isteyen tarafların millet vekili dağılımı eşit şekilde meclise temsil edilme hakkı kazanmış ve neticede bugünkü hükümet kurulmuştur.
Mevcut hükümetin Başbakanı seçimler sırasındaki sözlerine bağlı olarak ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetini de arkasına alarak Annan planı çerçevesinde bir çözüm bulma arayışına hemen girişmiştir. Bu arada Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Denktaş da gerek isteyerek gerek kendisine yapılan baskılar sonucu bu görüşmelere katılan heyetin başkanlığını yapmaktadır.
13 Şubat 2004 itibariyle Görüşmelerin Washington safhası bitmiş ve basından öğrendiğimize göre görüşmelerde Türk tarafının tezi olarak şu öneriler ileri sürülmüş ve kabul edilmiştir.
1- Kuzey Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasındaki görüşmeler bundan böyle devam etmelidir
2- Bu görüşmelerde bir sonuç alınamazsa garantör ülkeler durumundaki Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla görüşmeler sürmelidir.
3- Bu görüşmelerde de bir sonuç alınmazsa, anlaşmazlık noktalarını oluşturan konuları BM Genel Sekreteri Annan’ın doldurması ve tarafların Genel Sekreterin uygun gördüğü bu hükümleri peşinen kabul etmelerinin uygun olacağıdır.
Görüşmeler sonucunda Türk tarafının tezi olarak ileri sürülen bu maddeler kabul edilmiş ve görüşmelerin Kıbrıs’ta devam etmesi kararı alınarak oturum tamamlanmıştır.
Benim asıl üzerinde duracağım da bundan sonrası ve bu olay karşısında Türkiye basınında (Türk basını demeye dilim varmıyor) yer alan zafer çığlıklarıdır. Dinlediğim haber kanallarındaki yorumcuların çoğunluğu “Bilmem ne kadar yıl sonra artık Kıbrıs sorunu çözülmüş gibidir.” Bu Türkiye’nin, Türk delegasyonunun ve hükümetin büyük bir başarısıdır” gibi naralar ortalığı çınlatmaktadır.
Halbuki olan nedir diye bir bakacak olursak, olayı şöylece özetlememiz mümkündür:
İki aile arasında uzun sayılabilecek bir geçmişe dayanan toprak veya arazi anlaşmazlığı vardır. Bu anlaşmazlık bir türlü giderilemediği, hatta geçmişte taraflardan birisi zor kullanarak öbür tarafın mallarına ve canlarına kastettiği için taraflar arasında kanlı bıçaklı çatışmalar olmuş ve bu çatışmalar taraflardan bazılarının ölümüyle ve yaralanmalarıyla sonuçlanmıştır. Sonraki yıllarda anlaşmazlık bir türlü giderilemeyince köyün ileri gelenlerinden birisi bir metin hazırlamış ve “Bu metinde yazdığım esaslar çerçevesinde sizin aranızdaki bu husumeti kaldıralım” demiştir. Önceleri her iki taraf bu metinde kendilerine uygun olmayan hususların olduğunu ileri sürerek bu şartları kabul etmeye yanaşmamıştır. Sonradan her ne olduysa taraflardan birisi: “Başka çözüm yolu bulunmazsa ben bu metinde yer alan hususları ve hatta henüz bu metinde yer almayan, sonradan sizin uygun göreceğiniz hususları da içermek üzere peşin olarak kabul ediyorum” şeklinde bir yeni (aslında önce aynı şeyi reddettiği için eski) görüş belirtmiştir.
Elbette insanların ve milletlerin farklı zamanlarda farklı düşünebilmeleri veya önceki düşüncelerini değiştirmeleri mümkündür. Bu konuda da belki biraz AB’nin baskılarıyla veya hükümetin AB’ye girme arzusunu ön plana çıkarmasının etkisiyle bir fikir değişimine gitmiş olması düşünülebilir. Bu tutumun tartışılması da elbette yapılabilir ve yapılmalıdır. Ancak eskiden kabul etmediğimiz bu taslağı sonradan kabul edebileceğimizi açıklayan bu karar ve bu kararımızı BM Genel Sekreterinin uygun bulması üzerine saygı değer basınımızın bir çok kalemşorlarının zafer çığırtkanlığına başlaması nasıl bir anlayıştır? Neticede “Sayın Genel Sekreter biz senin önceki şartlarını kabul ediyoruz” demişiz ve Genel Sekreter zaten kendine ait olan bu fikir değişikliğini memnuniyetle kabul etmiştir.
Burada benim görebildiğim kadarıyla, biz Türk tarafı olarak daha görüşmelere başlamadan kendi hareket alanımızı daraltmış olmuyor muyuz? Ayrıca daha mahiyeti belli olmayan bir metni peşinen kabul edeceğimizi deklare etmiş olduğumuza göre, sonuçta bunun, boş bir kağıda imza atmaktan farklı bir tarafı var mıdır? İlgili kişi isterse bu boş sayfayı anlaşmazlık konusu olan toprakların tamamını karşı tarafa bırakacak şekilde doldurur, isterse daha farklı bir şekilde doldurur. Dünya diplomasi tarihinde böyle bir anlaşma örneği var mıdır? O halde sonucu kesinlikle belli olmayan bir kumarın neresi Türk tarafı açısından sevinilecek bir durum veya bir zaferdir? Ben bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Belki “bizim bu ön kabullerimizi aynı şekilde karşı tarafta kabul etmiş ve kendini bağlamıştır” şeklinde bir savunma yapılabilir. Şimdiye kadar taraflar karşılıklı görüşmeler yoluyla bir mesafe alamadığına göre, bundan sonra da görüşmeler yoluyla bir sonuca varılamayacağı öngörüsünde bulunmak sanırım çok yanlış olmaz. Bu durumda olay son noktaya kalacak; yani Genel Sekreterin inisiyatifine bırakılmış olacaktır.
Hadise bu noktaya varınca bizim diplomatik olarak dünyada etkin bir durumda olmamız gerekir ki, Genel Sekretere etki ederek, anlaşmazlık noktalarını lehimize çevirebilelim. Ancak Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi gerek AB’yi arkasına almış olduğu için ve gerek ABD’deki Rum lobisinin daha etkin olmasından ve ABD’de yakında seçimlerin yapılacağından dolayı her halükarda diplomatik olarak bizden önde görünmektedir. O halde biz neye dayanarak kendimizi böyle bir riskin altına soktuk ve almış olduğumuz bu riski halkımıza bir başarı gibi sunmaya çalışıyoruz? Eğer gerçekten anlayan birisi varsa bunu bana anlatsın ve benim bu anlayışsızlığımı aptallığıma versin lütfen…
Acaba bu işin sonucunda da “Biz her zaman savaş meydanında kazanır, masada kaybederiz, bu da böyle oldu” sözleriyle kendimizi teselli etmeye mi çalışacağız? |